Teknolojiden uzak eğitim

3 12 2009

 

Milliyet blog’da 29.05.2009′da yayımlanan yazım

İki sene önce biz de SBS ( o zaman OKS) için çok uğraştık… Çocuğum İstanbul’un merkezinde, OKS puanı yükseklerden bir Anadolu Lisesi kazandı… Duyan diyor ki “aaa orası iyiymiş”".. Hayır, bence Anadolu Liselerinin birbirinden ve hatta düz liseden farkı yok. Bu sınavlar sadece öğrencileri kümeliyor. Çocuğunuz kendi gibi öğrencilerle birlikte oluyor, siz, sizin gibi velilerle bir arada oluyorsunuz. O kadar. Öğretmenler hep aynı (burada değineceğim/ yakınacağım öğretmen profilinden değilseniz lütfen üzerinize alınmayın, ÇOK iyi öğretmenlerimiz var).

Herşeyden evvel İstanbul’un çok merkeziö bir yerindeki bu okulda TEKNOLOJİ diye bir şey yok. Bilgisayar bile yoktu şimdi geldi diyor çocuğum… Ne amaçla, ne yapılıyor anlamadım. Bir odada duruyor sanırım.

Benim üniversitede ders verdiğim bölüm EĞİTİM TEKNOLOJİSİ alanında uzman ve öğretmen yetiştiren bir bölüm. Öğretmen adayı öğrencilerimize MODEL olmak için herşeyden evvel biz öğretim üyeleri hem teknoloji hem değişik öğretim yöntemleri kullanıyoruz… Kısaca değinmek gerekirse, eğitim teknolojisi kara tahta ve tebeşirle başlayıp, kronolojik sırada radyo, teyp/ kaset, film/ video, tv, tepegöz, barkovizyon, bilgisayar, Internet, Web ve bunların öğretim süreçleriyle (dersi daha iyi verebilmek ve de kalıcı öğrenme sağlamak için) entegre edilmesi olayı… Gelişmiş ülkelerde artık Web, bloglar, wikiler, ipodlar kullanılıyor öğretimde, çok yaratıcı biçimde.

Bizde ise yüzlerce sene öncesinin teknolojisi olan tahta ve tebeşir!!! :( :( Çocuğumun okulunda, bir tek öğretmen hariç, hiç biri zahmet edip birkaç slayt (örneğin powerpoint ile) hazırlayıp, dersi biraz görselleştirip, biraz somutlaştırma ve biraz hareket katmaya zahmet etmiyor.

Burası İstanbul’un göbeği.. Teknolojiden habersiz, onu bilmeyen, kullanmayan öğretmenler. Internet’i bile kullandıklarını hiç sanmıyorum. Öğretmen, birilerine bir şeyler anlatabilmek, öğretebilmek, gelişmesine katkıda bulunmak, bildiklerini paylaşmak için çırpınan insandır. Bundan da zevk alır. Sürekli kendini eğitir, geliştirir. Bizim bölümüze gelen öğrencilerin bir kısmı, öğretmenliği zaten çok severek üniversiteye geliyor, bir kısmı ise sevmiyor ama seneler ilerleyip, 3. ve 4. sınıfa geldiklerinde bu mesleği sever oluyorlar. Geçirdikleri değişime kendileri de inanamıyorlar. İlköğretimnde yaptıkları stajlar bunda çok etkili. Yüzde ondan daha az bir öğrenci ise yazılımcı veya eğitim teknoloğu olarak çalışmayı seçiyor mezun olunca.. Çocuğumdan okulu ve öğretmenleri dinledikçe bu bahsettiklerimin hiç birinin olmadığını çok büyük bir üzüntü ile görüyorum. Bırakın kuru kuruya asırlar öncesinin tahta-tebeşiriyle ders yapmayı, sınav yaptıktan sonra sınav sorularını bile bir sonraki ders çözmüyorlar. Öğrenmede bu ÇOK önemlidir. Nerede hata yaptığını görüp, doğrusunu öğreneceksin. Bir öğretmen BUNU BİLE NEDEN YAPMAZ ki! Aklım almadığından bu yazıyı yazıyorum… Ben her sınav veya ödevden sonra çocuklara yanlışları, doğruların ne olması gerektiği hakkında geri bildirim (dönüt) veriyorum yarattığım wiki ortamından.. Zaman harcıyorum, üşenmiyorum. Sürekli etkileşim içindeyiz. Bu Web 2.0 olanağını kullanarak onlara model oluyorum. Onlar da umuyorum alıştıkları bu tarzı öğretmen olduklarından sürdürecekler, çünkü faydasını görüyorlar.

Bu zevksiz ve çağa uymayan öğretim tarzıyla sürdürülen derslerde öğrenciler sıkılıyor ve notları kötü. Öğretmenler bu kötü notlarda kendi “katkı”larını görebiliyorlar mı? (Hiç çalışmayan öğrencilerden bahsetmiyorum burada). Artık öğrenci 20 sene öncesinin öğrencisi değil. Gün boyu çok değişik teknolojileri sürekli kullanan (ipod, cep tel, facebook, msn, youtube….) bir kitleyle karşı karşıyayız. Buralardan ve ÇOK hızlı bir sürü şey öğreniyorlar. Eğitim-öğretim buna göre şekillenmeli. Sadece kulağa hitap eden düz anlatım dediğimiz sadece hocanın konuşarak ders anlattığı öğretim yöntemi çok eskide kaldı, kalması gerek. Bir sürü değişik – yapılandırmacı – öğretim yöntemi var..

Son olarak… Bir sorun da eğitim-öğretim programında (yaygın adıyla müfredat) lise 2. sınıf icin, 15-16 ders olması! Olacak iş değil. Çocuk hangi birine çalışsın? Bu kadar dersten hangi biri layığı ile anlatılabilir ve layığı ile öğrenilebilir.. Uygun derslerin birleştirilmesiyle oluşturulan programlar mevcut dünyada. Böylelikle ders sayısı azalıyor, bir ders değişik disiplinleri içerip zenginleşip, ilgi çekiyor. Çocuk bir konunun başka bir alanla ilgisini görüyor.. Konular/bilgiler ayrı ayrı, kopuk adacıklar halinde beyne sokulmaya çalışılmamış oluyor; anlamlı birleşmeler oluyor. Zaten, ayrı adacıklar halinde beyninizde duran – bu şekilde kopuk kopuk sokmaya çalıştığınız -bilgiler) kısa bir süre sonra beyninden çıkar gider… kalıcı/ anlamlı öğrenme dediğimiz öğrenme olmaz. Eğitim sistemimizde olan tam da bu…





Öğrenci derste sıkılıyorsa, ilgisizse…

22 11 2009

Okul çağında çocuğu olanlar bilir; veli toplantılarında velilere istisnasız her öğretmen şunları söyler:
- Dersi dinlemiyorlar
- Konuşuyorlar, ya da hayale dalıyorlar
- Kitap okumuyorlar

Son yıllarda ülkemizde normal vatandaş tarafından da duyulmaya başlanan Yapılandırmacı/Oluşturmacı (Constructivist) Öğrenme yaklaşımına göre ki MEB İlköğretim Programı da buna göre yeniden hazırlanmıştır:

- Öğretmen bilgileri öğrencinin beyninin açarak içine koyamaz
- Öğrenmek öznel bir süreçtir; öğrenci isterse öğrenir.

EVET ÇOK DOĞRU. Ve bu, bu yaklaşıma göre, öğretmen

- Her bilgiyi, her şeyi bilen değil; ama
- Öğrenciyi güdüleyen (motive eden), öğrenmesi için ona kılavuzluk, rehberlik eden,
- Öğrenmeyi öğreten kişidir.

Ayrıca, artık hemen herkes tarafından iyi bilinen, eğitimciler/öğretmenler tarafından daha iyi biliniyor olması gereken ve doğal olarak öğretmen yetiştiren fakütelerde okunan konular, çok kısaca:
- Her öğrenci aynı hızda ve şekilde öğrenmez
- Her bireyin öğrenme stili ve stratejisi farklıdır
ve bunlara son senelerde eklenen
- Çoklu zeka kavramı. Özellikle kimi özel okullar tarafından seminer ve duyurularında sıkça sözü edilen Gardner’ın Çoklu Zeka yakalaşımına göre öğrencilerin farklı zeka alanları baskındır. Kimisinde matematik zeka baskındır, kimisinde müzik kimisinde kisteteik zeka. Böyle sekiz çeşit var… Gardner’a göre bireyler baskın zekan alanlarına hitap edecek şekilde hazırlanan derslerde daha iyi öğrenirler..

Diyelim ki öğretmen kendisi Üniversitede okurken bunlardan bazıları o zaman pek de bilinmiyordu; ancak yine de, her öğrencinin farklı özelliklere sahip olduğu en az bir asırdır bilinen bir şey. Ayrıca, bir öğretmen en azından öğrencilerine de örnek olmak ve mesleğini daha iyi yapmak için yenilikleri izleyen, araştırmacı, okuyan biri olmalıdır. Sözüm meclisten dışarı, “öğrenciler kitap okumuyor” diyen öğretmenlerin ne kadarı, kitap okuyor, kendini geliştiriyor, gerçekten merak ediyorum. Oğlum ilköğretimde okurken böyle bir algıya sahip olmamı sağlayan tek bir öğretmen oldu… Zaten, eğer bu yapılıyor olsa, dersleri elli-yüz sene öncesinin kara tahta (şimdi beyaz) teknolojisi yerine tv, video, yansıtıc, bilgisayar gibi öğretim teknolojileri ile zenginleştirirler. Ayrıca, grup çalışması, İşbirliğine Dayalı Öğrenme, Proje Tabanlı Öğrenme, Otantik Öğrenme gibi farklı öğrenme/öğretme yöntemlerini kullanırlar… Bu konuyu konuştuğum bir yakınım öğretmenlerin kitap olacak parası yok dedi. Bu geçerli bir argüman olabilir mi??? Kendini geliştirme güdüsü ve isteğine sahip bir insan, kitabı arkadaşında da ödünç laır, kütüphaneden alır, en olmadı Intermet’e girer, araştırır okur. Evinde Internet yok ise okullarda mutlaka var, oradan girer, araştırmasını yapar. Öğrenmek isteyen insan için gerçekten olanaklar çok. Ben öğrenciyken Internet olmadığı gibi, kişisiel gelişim, iletişim, bedeb dili, öğrenme stilleri, farkındalık gibi pek çok konu bilşinmediği için bu konualrda bilgi ve kitap da yoktu… Ama günümüzde öğrenilecek çok şey ve bunları öğrenebilecek çok mecra var.

Eğer öğretmen okuyup, araştırıp, öğrenip kendisini kişisel ve mesleki alanda geliştirmiyor ise, son öğretim teknoloji ve yöntemlerini öğrenip uygulayıp dersini renkli, her öğrenme stili ve zekasına sahip öğenciler için çekici, dinlenebilir hale getirmiyor; anlattığı dersin/konunun öğrencinin NE işine yarayağını anlatmıyor ve bu sebepten derse/konuya ilgi uyandırmıyorsa (bu sorular OKS’de, ÖSS’de çıkacak iyi çalışın demek değildir ilgi, motivasyon uyandırmak) derste verdiği örnekler, hayat dersleri ile kitap okumaya kılavuzluk etmiyor, belirli konulara ilgili duymayı sağlamıyorsa öğrencilerden ne bekleyebilir? Ben Üniversitede ders verne bir öğretmen olarak, dersimde öğrenciler sıkılmaya, uyuklamaya başlarlarsa bunun sorumlusunun ben olduğumu biliyorum, öyle düşünüyorum. Her hafta dersi hazırkarken nasıl daha ilgi çekici yapabilirim diye düşünüyor, araştırıyor, uğraşıyorum. Yine ilgisizler yok mu, elbet var…

Bu biçimde devam ettikçe, dersler sadece en eski teknoloji olan tahta ve en eski öğretim yöntemi olan “düz anlatım” ile verilip; araştıran, soru soran, bilgiden bilgi üretebilen öğrenciler yetiştirilemeyecek, toplantılarda öğrencilerden şikayet edilmeye devam edilecektir. Araştıran, soru soran, bilimsel yöntemi bilen, güvenilir bilgiyi güvenilmez bilgiden ayırabilen, bilgileri bir araya getirip sentez yapabilen (yeni bilgi üretebilen), bu bilgileri, düşüncelerini ve duygularını, istekerini yazılı ve sözlü İFADE EDEBILEN, ayrıca iletişim ve sunuş becerilerine sahip bireyler yetiştirilmedikçe(kitap okumaları isteniyor öğrenclierin Edebiyat dersinde; bu çok güzel; ama sınıfta TARTIŞMAK yerine yazılı sınavda soruluyor….:( sonuç Üniversiteye gelip en basit konuda kendisini ifade edemeyen öğrenciler), toplumların şu anda geldiği en son aşama olan Bilgi Toplumu düzeyine de gelebilmemiz maalesef mümkün olamayacaktır.Okul çağında çocuğu olanlar bilir; veli toplantılarında velilere istisnasız her öğretmen şunları söyler:
- Dersi dinlemiyorlar
- Konuşuyorlar, ya da hayale dalıyorlar
- Kitap okumuyorlar.

Son yıllarda ülkemizde normal vatandaş tarafından da duyulmaya başlanan Yapılandırmacı/Oluşturmacı (Constructivist) Öğrenme yaklaşımına göre ki MEB İlköğretim Programı da buna göre yeniden hazırlanmıştır:

- Öğretmen bilgileri öğrencinin beyninin açarak içine koyamaz
- Öğrenmek öznel bir süreçtir; öğrenci isterse öğrenir.

EVET ÇOK DOĞRU. Ve bu, bu yaklaşıma göre, öğretmen

- Her bilgiyi, her şeyi bilen değil; ama
- Öğrenciyi güdüleyen (motive eden), öğrenmesi için ona kılavuzluk, rehberlik eden,
- Öğrenmeyi öğreten kişidir.

Ayrıca, artık hemen herkes tarafından iyi bilinen, eğitimciler/öğretmenler tarafından daha iyi biliniyor olması gereken ve doğal olarak öğretmen yetiştiren fakütelerde okunan konular, çok kısaca:
- Her öğrenci aynı hızda ve şekilde öğrenmez
- Her bireyin öğrenme stili ve stratejisi farklıdır
ve bunlara son senelerde eklenen
- Çoklu zeka kavramı. Özellikle kimi özel okullar tarafından seminer ve duyurularında sıkça sözü edilen Gardner’ın Çoklu Zeka yakalaşımına göre öğrencilerin farklı zeka alanları baskındır. Kimisinde matematik zeka baskındır, kimisinde müzik kimisinde kisteteik zeka. Böyle sekiz çeşit var… Gardner’a göre bireyler baskın zekan alanlarına hitap edecek şekilde hazırlanan derslerde daha iyi öğrenirler..

Diyelim ki öğretmen kendisi Üniversitede okurken bunlardan bazıları o zaman pek de bilinmiyordu; ancak yine de, her öğrencinin farklı özelliklere sahip olduğu en az bir asırdır bilinen bir şey. Ayrıca, bir öğretmen en azından öğrencilerine de örnek olmak ve mesleğini daha iyi yapmak için yenilikleri izleyen, araştırmacı, okuyan biri olmalıdır. Sözüm meclisten dışarı, “öğrenciler kitap okumuyor” diyen öğretmenlerin ne kadarı, kitap okuyor, kendini geliştiriyor, gerçekten merak ediyorum. Oğlum ilköğretimde okurken böyle bir algıya sahip olmamı sağlayan tek bir öğretmen oldu… Zaten, eğer bu yapılıyor olsa, dersleri elli-yüz sene öncesinin kara tahta (şimdi beyaz) teknolojisi yerine tv, video, yansıtıc, bilgisayar gibi öğretim teknolojileri ile zenginleştirirler. Ayrıca, grup çalışması, İşbirliğine Dayalı Öğrenme, Proje Tabanlı Öğrenme, Otantik Öğrenme gibi farklı öğrenme/öğretme yöntemlerini kullanırlar… Bu konuyu konuştuğum bir yakınım öğretmenlerin kitap olacak parası yok dedi. Bu geçerli bir argüman olabilir mi??? Kendini geliştirme güdüsü ve isteğine sahip bir insan, kitabı arkadaşında da ödünç laır, kütüphaneden alır, en olmadı Intermet’e girer, araştırır okur. Evinde Internet yok ise okullarda mutlaka var, oradan girer, araştırmasını yapar. Öğrenmek isteyen insan için gerçekten olanaklar çok. Ben öğrenciyken Internet olmadığı gibi, kişisiel gelişim, iletişim, bedeb dili, öğrenme stilleri, farkındalık gibi pek çok konu bilşinmediği için bu konualrda bilgi ve kitap da yoktu… Ama günümüzde öğrenilecek çok şey ve bunları öğrenebilecek çok mecra var.

Eğer öğretmen okuyup, araştırıp, öğrenip kendisini kişisel ve mesleki alanda geliştirmiyor ise, son öğretim teknoloji ve yöntemlerini öğrenip uygulayıp dersini renkli, her öğrenme stili ve zekasına sahip öğenciler için çekici, dinlenebilir hale getirmiyor; anlattığı dersin/konunun öğrencinin NE işine yarayağını anlatmıyor ve bu sebepten derse/konuya ilgi uyandırmıyorsa (bu sorular OKS’de, ÖSS’de çıkacak iyi çalışın demek değildir ilgi, motivasyon uyandırmak) derste verdiği örnekler, hayat dersleri ile kitap okumaya kılavuzluk etmiyor, belirli konulara ilgili duymayı sağlamıyorsa öğrencilerden ne bekleyebilir? Ben Üniversitede ders verne bir öğretmen olarak, dersimde öğrenciler sıkılmaya, uyuklamaya başlarlarsa bunun sorumlusunun ben olduğumu biliyorum, öyle düşünüyorum. Her hafta dersi hazırkarken nasıl daha ilgi çekici yapabilirim diye düşünüyor, araştırıyor, uğraşıyorum. Yine ilgisizler yok mu, elbet var…

Bu biçimde devam ettikçe, dersler sadece en eski teknoloji olan tahta ve en eski öğretim yöntemi olan “düz anlatım” ile verilip; araştıran, soru soran, bilgiden bilgi üretebilen öğrenciler yetiştirilemeyecek, toplantılarda öğrencilerden şikayet edilmeye devam edilecektir. Araştıran, soru soran, bilimsel yöntemi bilen, güvenilir bilgiyi güvenilmez bilgiden ayırabilen, bilgileri bir araya getirip sentez yapabilen (yeni bilgi üretebilen), bu bilgileri, düşüncelerini ve duygularını, istekerini yazılı ve sözlü İFADE EDEBILEN, ayrıca iletişim ve sunuş becerilerine sahip bireyler yetiştirilmedikçe(kitap okumaları isteniyor öğrenclierin Edebiyat dersinde; bu çok güzel; ama sınıfta TARTIŞMAK yerine yazılı sınavda soruluyor….:( sonuç Üniversiteye gelip en basit konuda kendisini ifade edemeyen öğrenciler), toplumların şu anda geldiği en son aşama olan Bilgi Toplumu düzeyine de gelebilmemiz maalesef mümkün olamayacaktır.





Nöronlar Arasındaki Bağlantılar Öğrenmeyle Oluşur

16 11 2009

İki çeşit beyin hücresi mevcuttur: nöronlar ve glial hücreler.       

Bir nöron, hücre gövdesi, dendritler ve bir aksondan meydana gelir. Her nöronun bir aksonu ve çok sayıda dendriti vardır.

Öğrenme meydana geldikçe, nöronlar arasında bağlantılar oluşur. Nöronlar arasındaki bağlantılar, sinaps adı verilen ince boşluklardan geçen elektrik sinyalleri vasıtasıyla meydana gelmektedir.  Bir sinir hücresi, diğer sinir hücrelerinden mesaj aldığında – mesajdaki elektrik yükünün miktarına göre – bunu başka sinir hücrelerine geçirip geçirmemeye karar verir. Gelen bilginin anlamı açık değilse veya bağlantılanacak yer yoksa bilgi (elektriksel sinyal ) geçirilmez.  

Nörotransmiter adı verilen kimyasallar sinyallerin bir nörondan diğerine akışını sağlarlar. Konuştuğumuz, hareket ettiğimiz, düşündüğümüz, vb. her anda on binlerce nöron arasında elektriksel ve kimyasal iletişim meydana gelmektedir. Bu şekilde beyindeki ağlar inanılmaz bir karmaşıklığa ulaşır.

Bilimadamları yirmi ile seksen yaş arasında her sene on sekiz milyon nöron kaybettiğimizi tahmin etmektedirler. Bazılarına göreyse on iki yaşından itibaren hücreler kaybedilmeye başlanır. Esasen bu çok önemli değildir; çünkü hücrelerden birazını kaybediyor bile olsak hücreler arasındaki bağlantılar öğrenme yoluyla oluşturulmaktadır.





Beyne Dayalı Öğrenme – Temel İlkesi

16 11 2009

Sevgisiz bir ailede büyümekte olan veya aşağılanmış, istismara uğramış bir çocukla çok iyi koşullarda yetişmiş bir çocuğun ‘hayatta kalmak” için gereksindikleri şeyler çok farklıdır. İlki, hayatta kalabilmek için sevgi ve ilgiye gereksinim duyarken diğeri daha farklı ve üst düzey gereksinimler peşindedir. İşte bu nedenle, öğrenenin gereksinmelerine göre öğretimin düzenlenmesi gereği vardır.

Jensen (2000), 1950’lerde ortaya çıkan Skinner ve Watson’un davranışçı yaklaşımlarının elli yıl sonra bile ısrarla kullanıldığını; mutlu, düşünebilen, başkalarına değer veren insanlar yetiştirmeye çalışmak yerine; hala en yüksek sınav sonuçlarını almayı başarmada ısrar edildiğini, ancak insanların davranışçıların deneylerindeki fareler olmadığını söylemektedir. İnsanlar pek çok değişik ruh durumu içinde, çok değişik koşullarda olabilirler. Buna göre, Jensen, “her öğrenene aynı basit ödül – ceza sistemi uygulanarak öğrenme nasıl sağlanabilir?” diye sormaktadır.

Jensen’e göre öğrenenler aşağıdaki şu üç modelden birine maruz kalmaktadırlar:

1- “En güçlü olan hayatta kalır” ilkesi: öğrenci standart programa göre öğrenmiyorsa bir bozukluğu vardır.

2- Kesin davranışçı: Yeterli ceza ve ödülle istediğiniz davranışı öğretebilirsiniz.

3- Beyne-dayalı: İstenilen davranışın doğal bir sonuç olarak ortaya çıkabilmesi için öğrenenin doğal engelleyicileri ve içsel motive edicileri keşfedilmelidir.

Üçüncü seçenek daha çok anlam ifade etmektedir, çünkü

      Hiçbir zeka veya yetenek uygun ortam sağlanmadıkça veya sağlanana kadar, gelişmez, ortaya çıkmaz.








Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.